29 Mayıs 2009 Cuma

Motorsiklet Bir Tutku Değil Yaşama Biçimidir!

-Şekilcilik bu insanlarda had safhadadır.

-Çoğu kendini fotoğraf sanatçısı zannetmektedir.

-Kızların yanında 'geçen Oğuz'la 584 km yol yaptık süperdi' gibi muhabbetler etmeye bayılır, bayılırlar.

-Öyle her motorsikleti beğenmezler. 'Chopper'cılar adam değil' sohbetini bol bol yaparlar. Scooter'ı kaale bile almazlar. Scooter görünce birbirlerine bakıp gülüşürler.

-Düz yoldan gitmek yerine kendilerine zorluk çıkarmak için çabalar, yolun kenarındaki taşlıklardan aşağı inerler.

-En sevdikleri şeylerden biri motorsikletle zorlu bir görevi gerçekleştirirken (örneğin bir su birikintisini aşarken) fotoğraflarının çekilmesidir.

Bu insanları eleştirirken fazla acımasız olmamaya çalışın. Unutmayalım ki bir motorsiklet tutkununa hayat, çocukluk dönemlerinde hiç de adil davranmamıştır. Çocuklukta arkadaşlar arasında belli görevler vardır. Kimisi mahallenin yaramazıdır, kimisi sınıfın akıllısı, kimisi hep en yakışıklı, kimisi zengin çocuğu. O bu özelliklerden hiçbirine tam anlamıyla sahip değildir. Hep yarım yamalak, hep arada derede bir insan, ortamların sulu ve şebek çocuğu olmuş, üzerine yapışan bu etiketten ancak üniversiteyi kazanıp başka bir şehire gittiğinde kurtulabilmiştir. Motorsiklete binmenin karizma kazandıracağı fikri de bu dönemde aklına girmiştir.

Bu insanlarla olan ilişkinizin boyutunu belirlemek size kalmış ancak bizden söylemesi, motorsiklet tutkusu hakkında birkaç övgüden sonra kendinizi bu arkadaşın arkasında, kafanızda yedek kask, üzerinize bir türlü uymayan çeşitli motorsiklet kıyafetleriyle sıkışık trafikte hız yaparken bulmanız an meselesidir.

Nasıl Akademisyen Oldum?

Sevgili Bilimseverler,

Uzun zamandır sizlerden ayrıydık ama bu süre boyunca zannetmeyin ki boş durduk. Kar demedik yol demedik, bütün Türkiye'yi dolaşıp çığır açacak yeni bir araştırma yaptık. Sizler için akademisyenleri araştırdık.



A.Uyanıklar

Bu gruptaki akademisyenler genellikle işletme-iktisat gibi eşit ağırlık bölümlerinin göz bebekleridir, desek de inanmayın. Lisans hayatı boyunca hiç arkadaş edinemeyip sadece ders notu arkadaşlığı kuran, kantinden çok hocaların yemeğe gittiği yerlerde, asistan odalarında yiyen-içen, okul hayatı boyunca okula hep düzgün ütülü kıyafetlerle her derse kitap defter eksiksiz gelen, hiçbir ders kaçırmayan, öğrenci kluplerine kendilerini adamış, bakışları hep gökyüzüne dönük, sevgilisi olmayan ya da olsa da saklayan (çünkü kendini kaf dağında görüp yanına kimseyi yakıştıramaz), orta-alt gelir grubu bir aileye mensup, büyük olasılıkla küçük şehir insanı, ailede üniversiteye giden ilk kişi olma statüsünü kazanmış bireylerdir. Aslında bunların en iyi yapacakları meslek bankacılık, müşteri temsilciliği, reprezantlık iken sosyal hayatlarında gösterdikleri başarısızlıkları örtmek için isimlerin önüne gelen ünvanlardan medet umarlar.

Akademisyenler grubu arasında parayı en çok seven grup bunlardır, üniversitede çalışmaları sadece ünvan uğruna olduğundan geçimini sağlayacak başka işlerle de meşguldur. Evde özel ders verme, dersane öğretmenliği, akrabalarla ortak tarım-esnaflık işlerine girme, aracılık-komisyonculuk yapma gibi. Kesinlikle yakışıklı veya güzel değillerdir, dış görünüşleri vasattır. Moda, giyim kuşam bilmezler. Kadınlar bankacı modası, erkekler borsacı modasının 3 kalite düşük olanını takip ederler. Kadınların genelde sevdiği kıyafetler arasında içine kırmızı badi giyilmiş pantalon-ceket takımdır. Ayakkabılar ne topuklu ne topuksuz cinsiyetsiz şekildedir. Erkekler krem rengi pantalon, kahverengi deri görünümlü kemer, mavi ya da beyaz gömlek, siyah çorap, kahverengi ayakkabı tercih ederler. İki grup da yanlarından içi tıkış tıkış dolu laptop çantalarını ve içinde ne olduğu bilinmeyen naylon torbalarını eksik etmezler.

Bu gruptaki akademisyenler genelde Anadolu'nun çeşitli yerlerinde açılan üniversitelerde görev yaparlar. Geç kalanı derse almazlar, muhakkak yoklama alır, acımadan sınıfta bırakırlar. Her soruyu ciddiye alırlar, uzun uzun cevaplarlar. Sınavlardaki en gıcık gözetmen bunlardır, sınav boyunca sınıfın içinde yürüyüp durur dikkatinizi dağıtırlar, nefeslerini ensenizde hissedersiniz. ÖSS sınavı gibi sürekli "Son yarım saat", "Son 15 dakika" diye diye konsantrasyonunuzu ve psikolojinizi altüst edecek her türlü hareketi yaparlar. İngilizceleri çok kötüdür, kendilerinden iyi ingilizce konuşan öğrenciyi bozmakla mükelleftirler.

B.Torpilliler

Lisans hayatı boyunca bir kuzu bir koyun gibi kendine verilen her ödevi, her görevi sessizce ve ezbere yapmıştır. Dış görünüş itibariyle dikkat çekmez ama çirkin de değildirler. Bunlar da yine ütülü katlı kıyafetlerle lisans hayatını bitirmiştir. Uyanıklardan farkı reprezant, bankacı olamayacaklarını bilmeleridir. Bu gruptakilerin kafası fazla çalışmaz ama saman altından su yürütmekte ustadırlar. Kızlar torpillerini genelde okulda hocalık yapan sevgililerinden, erkekler ise yalakalık ve espiri yeteneklerinden alırlar. Bunların sınıfta 1 adet arkadaşları vardır sadece ona günah çıkarır bir de kilit isimlerle gizli saklı görüşürler. (Örnek: Sevgilisinin arkadaşı olan bölüm başkanı. )

Bu kişiler etraflarındaki insanlara hep canımlı cicimli hitab ederler, samimiyetsizliklerinin büyük bölümü de buradan gelir. Bulundukları konumu hayat boyu hazmedemediklerinden olacak, en sevdikleri cümleler arasında, kimsenin kimseyi dinlemediği dünyamızda popüler olan "Ama ben seni dinledim" yer alır. Bu cümleyi özel hayatlarında babalarına karşı bile kullandıkları görülmüştür. Gerçekte de kimseyi dinlemezler. Sizinle konuşurken kendilerine, her lafınızı önceden biliyormuş gibi gözlerini büyük büyük açıp gözünüzün içine dik dik bakarak ve kafalarını da sürekli "hı-hıı hı-hıı" diye sallayarak dinliyor süsü verirler ama aslında akılları öğle yemeğinde alışveriş merkezinde gördükleri çanta veya ayakkabıdadır. Yaptıkları tezler neresinden tutsan elinde kalacak cinstendir. Bilgisizliklerini ve araştırmacılıktan uzak kişiliklerini örtmek için yaptıkları işleri anlatamayacakları ortamlarda bulunmayı tercih ederler. Eğer birisi tezlerini ya da makalelerini sorarsa da hiç bozuntuya vermeden dünyada çığır açan bir mevhummuş gibi anlatırlar.

Kendilerine, hayattaki her küçük şeyden ders alan insan süsü vermek bir başka hobileridir. "The Secret" gibi ilimle bilimle alakası olmayan kitapları, hazımsız ruhlarına terapi olsun diye okumak bir yana bir de bunları öğrencilerine ve hatta diğer akademisyen arkadaşlarına tavsiye etmekte çekince görmezler. Sakın bu tür kitaplarla ilgili anlattıklarını ilgiyle dinliyormuş gibi yapmayın, ertesi gün getirip burnunuza sokar, okumanızı isterler. Evlerine gidin bakın toplumla tarihle ilgili bir kitap bulamazsınız. O da yetmez günlük gazete bile senede 2 kere para verip alır, onun da magazin ekini okurlar. Eğer hasbel kader adını bildikleri bir köşe yazarı varsa Ahmet Hakan ya da Oray Eğin gibi isimler olacaktır.

Bu tür akademisyenlerin gerçek kişiliklerini anneleri dışında kimsenin bilmediği sanılmaktadır.


C.Aristokratlar

Bu kişiler 3 göbek akademisyen-sanatçı ailelerinin çocuklarıdır. Çocukluktan beri en sevdikleri şey ödev yapmaktır. Hayatlarında akademisyenlikten başka yapabilecekleri tek bir iş bile olmamasının temel nedenlerinden biri de budur. Bir kısmı ergenlik çağlarında ailelerine baş kaldırmış olmak için üniversiteye gitmeyeceklerini söyleyerek akademisyen anne-baba ve dedelerinin yüreğine indirmiştir ama bu delişmenlikleri kısa sürmüş, hemen sınav maratonuna girmişlerdir.

Aristokrat dediğimize bakmayın, aslında bu insanlar "gerçek dünya"ya alışmak için çok çaba sarfetmiş, çok acılar çekmişlerdir. Ailelerinden aldıkları eğitimle çocukluklarını dış dünyaya karşı kapalı, steril biçimde geçirmiş olmanın acısı daha ilkokul çağında burunlarından fitil fitil gelir. Kavga, dövüş, aşağılama, özellikle de birer küfür cenneti olan ilkokuldaki hayatları tuvaletlerde, bahçenin gizli köşelerinde ve öğretmen kucaklarında ağlayarak geçmiştir. Büyüyüp akademik dünyaya adım attıktan sonra özgüvenleri yerine gelen bu kişiler isimlerinin yerli ve yabancı akademik çevrelerde duyulması için ellerinden geleni yaparlar. Arasıra siyasi olaylara karşı tepki göstermek için imza kampanyalarına katılırlar.

En sevdikleri şey bayramlar, düğünler gibi aileden pek çok insanın bir arada bulunduğu toplantılara gidip dayılara, teyzelere, kuzenlere başarılarını anlatmaktır.


D.Zeki ama değeri bilinmeyen

Bu kişiler muhakkak ki akademik dünyanın en şanssız, en gariban insanlarıdır. Muhtemelen öğretmen-memur çocuğudur. Etrafındaki kişilere sevgili saygılı davranırlar. Yalnız en kötü yönleri aşağılık komplekslerinin, kendilerine layık olan adalet duygularını köreltmesidir. Hayatta herkes hak ettiği yere gelecektir hipotezinden yola çıkarlar. Etraflarındaki hiçkimsenin hak ettiği yerde olmadığını hep görmezden gelirler. Kendilerini de yüksek mevkilere bir türlü layık bulmazlar. Bu nedenle de gelen Doç. olur gelen Prof. olur, bu insanlar oldukları yerde sayar. Sevgi-saygı-zeka-çalışma gibi güzel özelliklerini yüceltecek bir insanın çıkıp, onlara hak ettikleri değeri vereceği ve layık oldukları yere getireceği günü beklerler.

Genellikle bölümün, kendini öğrencilerine adamış, yardımsever hocalarıdır. Öğrenciler tarafından kullanılır. Bir iki kere bölüm başkanlığına aday gösterilmiş olsa da öğretim görevlilerinin oyununa gelmiş, seçilmemiştir. Siyasetle ilgilidirler. Üniversetinin çarpık politikalarını, siyasetin üniversite üzerindeki oyunlarını derslerde öğrencilerine kısık sesle anlatırlar, o sırada kapı çalarsa irkilirler. Cumhuriyet mitinglerine gidip ağaç gölgesinde konuşmaları dinler ve alkışlarlar.


E.Her işi rast giden

Bu eleman bir acayip dünya, bir garip evrendir. Birlikte 2 ay bir odada kilitli kalsan da tanıyamayacağın, tanımlayamayacağın kişidir. Ders de verir, makale de yazar, konferanslara da katılır, akademi dünyasında yapılması gereken ne varsa abartmadan yapar ama kime ne faydası olmuştur bir türlü çözülemez.

Yalnızdır. Bütün gün duvarları boş odasında oturur. Ne zaman odaya girseniz oturduğu sandalyeden aynı şekilde dönüp bakar, aynı anı tekrar tekrar yaşıyormuş duygusuna kapılırsınız. Odasından hiç ses çıkmamasına rağmen arasıra iç anadolu bölgesinden oyun havaları çaldığı duyulur. Ses tonu genizden gelen bir vızıltı şeklindedir ve konuşmaktan usandığını düşündürür. Yalnız ve ancak profesörlerle konuşurken gözlerinde geçici bir parıldama, sesinde kısa süreli bir enerji dikkate çarpar. Her daim takım elbise-kravatlıdır. Meslek hayatı boyunca kendisini günlük kıyafetle gören kişi sayısı 2'dir.

5 Eylül 2008 Cuma

Çıkar Oğlan!


Çıkar oğlan da mı ne?
Kısaca tanımlamak gerekirse, etraflarındaki kadınların para, mevki ya da nakde dönüştürülebilecek herhangi bir özelliklerinden medet uman, bu yolda güzel çirkin demeden her türlü muameleyi görev aşkıyla yapan kişidir çıkar oğlan.

Çıkarları için söyledikleri kuplelerden birkaçı
- Saçlarını açık bıraksana.
- Çok kadın tanıdım.
- Size gidelim mi?
- Yok yaaa Tolga'yla bakma bizim samimi olduğumuza, çok para aldı benden zamanında, evime geldi yedi içti, sen şimdi söyleme ama bunu Tolga'nın yanında, olmaz yani.
-Sevgilin çok şanslıymış.
- Benimle çıkar mısın?/Çıktığın biri var mı?
- Önceden bayaa iyiydi durumumuz.

(Yukarıda: Ertuğrul Özkök'ün damadı Ercan Saatçi)

Özgeçmişleri
Ailesi lise ya da yüksek okul mezunu orta direk. Anne ev hanımı olabilir. En fazla 3 kardeşler. Aile Akdeniz, İç Anadolu, Ege ya da İstanbul olmayan Marmara bölgeli.

Özellikleri
- Çıkarı olduğu karşı cinsle samimi olmak için arkadaşlarını kötülerler.
- Yazlık yerlerde boy gösterirler.
- Eşit ağırlıkçıdırlar, bulundukları vilayetin en tanınmış devlet lisesinden mezunudurlar (ör:Antalya Lisesi, Atatürk Lisesi, Yalova Lisesi).
- Yakışıklıdırlar ama bakan olmaz, onlar da hep "yaaa şu Vedat'ın bile taş gibi sevgilisi var" diye ona buna dert yanarlar.
- Paralı arkadaşlar edinirler, yanlarında çanta gibi gezerler, buluğ çağından beri böyledir bu.
- Ortamın en terbiyelisi imajı vermeye çalışsa da, dar giymiş biriyle konuşurken göğüslerine bakar, bilinçaltı fışkırır.

**************************************************************************************
Biz bilimsel insanlar etme bulma dünyasına inanmayız ama çıkar oğlan olmanın cezası ağır oluyor, tezimizi de bir örnekle tescilliyoruz: Cem Adler, Bülent Ersoy'dan boşandıktan sonra 4 yıl psikolojik tedavi görmüş. Cem Adler 4 yılla yırtmış, bizden söylemesi.

18 Temmuz 2008 Cuma

Yaz Okulu Duyurusu

BADAMLI ÜNİVERSİTESİ MESLEKİ YAZ OKULU EĞİTİM KURSLARI BAŞLIYOR!

2007-2008 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI YAZ DÖNEMİNDE AÇILACAK DERSLER AŞAĞIDADIR.

-Kolay Rusça-Almanca-İbranice: Akdeniz Bölgesinde iş bulma garantisi yakalamak isteyenler iş başına! Bu dersimizi, bölümümüzün 8 dil bilen tek hocası Yrd.Doç. Donatella Iachelli uzaktan eğitim modeliyle vermektedir.




-Kolay Keman-Gitar-Piyano-Vokal: Yaz ve sonbahar başı tatil köyleri ve otel lobilerinde iş bulma garantili bu dersimizi bölümümüzün kendi sesinden ayrı olarak 8 enstrüman çalabilen tek hocası Yrd.Doç. Alessa Ici vermektedir. Bu ders bütün öğrencilere, kollarına altın bilezik takma fırsatı sunmaktadır.




-Takı Tasarım-Dericilik: Akdeniz ve Ege Bölgelerinde iş bulma garantisi sağlayan bu dersi, yazın ek geliri olması düşüncesiyle ve de fazla işi olmadığından bölüm sekreterimiz Ayla Çakar vermektedir.




-Karşılaştırmalı Fakir Edebiyatı: Bu dersle dünya akademisinde bir ilke imza atan üniversitemiz, bu ayrıcalığı sizlere yaşatmaktan gurur duyuyor. Moğolistan' dan özel olarak derslere katılcak olan Prof.Dr. Hoşmer Mançuryan 92 yıllık deneyimini sizlerle paylaşacaktır.




İLGİLENEN ÖĞRENCİLERİN:

- http://www.cambridgedna.com ADRESİNDEN mtDNA ve Y-DNA TESTLERİNİ YAPTIRARAK ELDE ETTİKLERİ RAPORLARIN ASILLARINI,

-KUVEYT TÜRK KATILIM BANKASINA YATIRILMIŞ 3.500 EUROLUK DEKONTLA BERABER AYLA ÇAKAR'A TESLİM ETMELERİ RİCA OLUNUR

  • KONTENJANIMIZ SINIRLIDIR
  • OKULDA KLİMAMIZ OLMADIĞINDAN TÜM YAZ OKULU DERSLERİ HAFTADA 2 GÜN YARIMŞAR SAAT OLMAK ÜZERE YAPILACAKTIR (ASANSÖR DE OLMADIĞINDAN HOŞMER HOCA BÜTÜN DERSLERE EKSTRA 10 DAKİKA GEÇ KALABİLİR)

15 Temmuz 2008 Salı

Bölgesel Etütler: ANTALYA

Sevgili bilimseverler, Sosyal İncelemeler Merkezi'nin yorulmaz neferleri olarak sizler için bölgelerimizi geziyor, araştırıyor ve inceliyoruz. İlk incelememizi Güneyin Paris'i Antalya'da gerçekleştirdik. Eğer siz de gittiğinizde yabancılık çekmemek, turist damgası yememek istiyorsanız araştırmamıza kulak kabartın.









1. ULAŞIM ARAÇLARI
Otobüs-dolmuş: Antalya'da en zorlanacağınız konulardan bir tanesi A noktasından çıkıp B noktasına varmaktır. Hiçbir zaman gideceğiniz yerin önünde inemezsiniz, gideceğiniz yer her nereyse o yol kesin kapalıdır, 1 sene sonra sorsanız yine kapalıdır, 2. sene trafiğe tamamen kapatılmış durumda karşınıza çıkar. Duraklar arası mesafeler 50 m. ile 1 km arasında orantısızlık gösterebilir. Otobüs ve dolmuşlar duraklar dışında hiçbir yerden yolcu indirip bindirmez. Ancak durak dışında bir yerde durmuşsa bilin ki otobüse sarışın bir bayan binecektir. "Slayf" Sealife'a gider. Bütün otobüsler Meltem ve 100. yıldan geçer. Şöforler muhakkak konuşacak birini bulur, camdan cama laf atarlar, yarışırlar. Yaz aylarında dolmuşta pişer otobüste ise üşütüp hasta olursunuz.

Tramvay: Antalya'da hiçbir Antalyalının binmeyip bütün turistlerin mutlaka bir kez binmiş olduğu bir tramvay vardır. Hiçbir Antalyalı tramvayın nereden çıkıp nereye gittiğini bilmez ama maaşallah hepsinin şehir efsanelerinden edindiği bir fikir vardır. Tramvay görünmezlik özelliğine sahiptir. Tramvay rayları için ayrılan özel yol adeta arabaların, motorsikletlilerin, yayaların, bisikletlilerin ve köpeklerin hizmetine ayrılmıştır. Kimsenin rengini ve şeklini bilmediği bu tarmvayın hikayesi yapımının üzerinden 10 sene geçmesine rağmen hala esrarını korumaktadır.

Taksi: Hiçbir Antalyalı ölüm kalım doğum olmadıkça taksiye binmez, hatta böyle bir durum varsa bile binmemek için direnir, gerekirse koşarak gider. Şehir içlerinde, otellerin, turistlerin olmadığı yerlerde taksi bulunmaz.

Bisiklet-Vespa: En poplüler ulaşım aracıdır. Her Antalya'lının hayatından bunlardan birini düzenli olarak kullandığı bir dönemi olmuştur. Kask ve güvenlik önlemleri yoktur, kullanılmaz. Bu taşıma araçları Antalya il sınırları içerisinde aynı anda 4 kişiyi taşıma özelliğine sahiptir.

Araba: Plaka 07 değilse trafikte nezaket beklenilmesin, Antalya'lılar bütün turistlere gıcıktır. Özellikle plakan 34, 06 veya 35 ise. Ama Almancıları severler. Aynı şekilde kırmızı ışık 07 olmayan plakalar için vardır, Antalya insanı yol hakkına kendi karar verir. Yollar adeta labirent bulmaca gibidir. 100 metrelik bir yere gitmek için muhakkak 3 km'lik benzin yakmanız gerekecektir. Jeep, BMW vb. sürücülerinin yanında sarışın stylish bir kadın değil, köylü, rençber analar oturmaktadır.


2. PLAJ RİTÜELLERİ
Antalyalıları ve turistleri birbirinden ayıran en belirgin kriter plaj ritüelleridir. Bütün Antalyalıların denizle ilgili ortak bir fikri vardır o da "Denize 06.30 da gidilir, en geç 09.00 da dönülür". Eğer misafir olarak geliyorsanız size bu sözü 1 haftada en az 8 kere söylerler ve minimum iki gün de bu saatler arasında sizi denize götürmek için en azından uyandırırlar.

Bu insanları birbirinden ayıran en önemli 2. özellik ise giyim kuşamdır. Yerli bir turistin denize gitmek için kışın Ytl'ler dökerek aldığı bikini, şort, terlik, şapka, çanta, pareo, havlu, takı-tuku, bronzlaştırıcılarının yanında Antalyalılar deniz için özellikle en kötü kıyafetlerini seçerler. Örnek: 12 yaşında alınmış şort, badana yaparken kullanılan tişört, atılacakken "plajda giyerim" dediği terlik, sezon sonundan alınmış modayla yakından uzaktan alakası olmayan bikini, ekmek torbası gibi fermuarsız, bez bir çanta, promosyonlu gıdalardan çıkan şapka.

Hiçbir Antalyalının şezlong, şemsiye, su vb. plaj tesisi malzemelerine para verdiği görülmemiştir. Antalyalılar değil fotoğraf makinesi, denize cep telefonu bile götürmezler. Antalyalıların plaj çantalarının içinde bulunan malzemeler; anahtar, 3.5 ytl'yi geçmeyecek kadar bozuk para, kimlik olarak paso, buzlu su, meyve (kayısı-kiraz), ne zaman alındığını kimsenin hatırlamadığı havlu ve deniz çantasından yıllarca hiç çıkmamış Alamancı akrabalardan yadigar, beyazdan sarıya dönmüş Nivea deniz kremi (4 faktör).

3. GECE HAYATI, GEZMECE TOZMACA, ALIŞVERİŞ

Antalyalıların gece hayatı için alternatifleri sayılıdır. Aslında tipik bir Antalya gencinin gece hayatından anladığı klimalı bir arkadaş evinde toplanıp bira içmek, playstation ya da balkonda gecenin bir yarılarına kadar şakır şukur okey oynamaktır. Gece dışarı çıkmak ona büyük bir külfettir ama şehir dışından misafirleri gelip dışarı çıkmak istediklerinde -ki bu her Antalyalının başına bir yazda en az 3 dönem gelir- istemeye istemeye gelen misafirin zevki doğrultusunda bir yerlere gidilir.

Misafirlerin en çok gitmek istediği yerler İstanbul'daki gibi rock barlar, delice dans edebilecekleri discolar, Etiler eller havaya pop merkezleri ve tabii ki Rusların cirit attığı Ally, Laila gibi mekanlar. Gelen misafir bu mekanlarda deliler gibi eğlenirken, Antalyalı köşede bir birayla 3 saat geçirmenin hesabını yapar, bir yandan da "Klimalı evde oturup bira içmek varken bu kalabalığın içinde alt alta üst üste kan ter içinde eğlence mi çekilir" diyerek hayatın anlamını sorgular.

Antalya'da arabanız yoksa deniz-migros-ev üçgeninde mekik dokursunuz. Eğer akraba yanında kalıyorsanız Kaleiçi, yatlimanı bölgelerine gitmek için 3 gün boyunca ısrar etmek gerekir. Cimriliklerini saklamak için orayı tavsiye etmeyen akrabaların bahaneleri her zaman ve daima "oralar bitti artık"dır. 3 günlük ısrarlar sonucu gidebilmişseniz bravo! Bundan sonra sizi yeni bir sürünceme bekler. Merak ettiğiniz bütün mekanları akrabanız sayesinde bir kuş uçusu süresinde geçersiniz, koskaca Kaleiçi'ni 15 dakikada dolaşarak rekor kırabilirsiniz. Özellikle "Yat Limanı"nın kuralı bir ucundan girip bir ucundan çıkmaktır "şurada oturup bir yatlimanı manzarası izleyip bir bira içelim" demek bir Antalyalıya yapılabilecek en büyük kabalıktır. Yatlimanında herhangi bir yerde oturmak onlar için Cote d'Azur'da tekne kiralamaktan daha lükstür.

Antalyalıların her türlü ihtiyaçlarını giderdiği yegane yer vardır, Migros. Kış reyonu Kasım demeden indirime girer, yaz reyonu ise ancak Eylül'de sezon sonuna geçer. Antalyalıların yapmayı en çok sevdikleri şeyler arasında ailece yapılan buzdolabı alışverişleri, şehir dışındaki outletler, spor malzemeleridir. Hiç kitapçı yoktur, çok ararsan 1 adet sahaf bulursun ya da içinde sadece bestseller satılan d&r.


4. KÜLTÜR, SANAT, MİMARİ
Antalya'da nasıl kurulduğu bilinmeyen 1 adet opera, 1 adet senfoni, 1 adet tiyatro bulunmaktadır. Sinemalar biri Migros, biri Lara, biri de Meltem'de olmak üzere 3 adettir, onlar da Hollywood'un İstanbul'da son haftasını oynayan filmini getirir. Bu filmlerin de zaten yarısı 12 yaş altına gerisi de ergenlere hitabeder.

Antalya'lıların Antalya'yla gurur duymalarını sağlayacak yegane etkinlik olan "Aspendos Uluslararası Opera Bale Festivali" Atatürkçü ve Laik Antalyalılar tarafından her sene düzenli olarak takip edilir. Mümkün olduğunca fazla temsile gidilmeye çalışılır. Aspendos'ta bir Antalyalıyı altındaki şilte ve yanındaki termostan tanıyabilirsiniz. Sanatseverlerin sahnedeki performansı ilgiyle izledikleri görülürken Aspendos'daki bu büyülü atmosfere aşina olan Antalyalıların yıldızları saydığı da gözlemlenmiştir.

Antalya'lılar Altın Portakal'daki hiçbir filme gitmemiştir sadece ödül almış bazı filmlerin oyuncularını ve yönetmenlerini bilirler. Bir Antalyalı için Altın Portakal demek sadece ünlülerin jiplerin tepesinde el sallayarak geçtiği konvoydur.




Bilinen en ilginç mimari Cam Piramit'dir.









5. GİYİM KUŞAM, MODA, FİZİKSEL YAPI
Antalya'nın en takdir edilesi yönüdür. Evde ya da misafirlikte, Migros'da ya da Işıklar'da renk uyumuna bile bakılmadan bulabilinen en rahat kıyafet giyilir, atlet, terlik, şort. Antalya aynı zamanda Türkiye'nin eşofman giyme konusunda Kıbrıs'la yarışan tek şehridir. Hiçbir zaman çok kötü giyindim hissiyatına kapılmazsınız, içiniz rahat olsun dikkat çekmeyeceksiniz.

Antalya' nın adeta sponsoru olan bir marka vardır "Quiksilver&Roxy". 15-22 yaşları arasındaki her genç Quiksilver desenli eşofman altları ve sörfcü şortlarından senede en az 3 adet edinmekle mükelleftir. Lanvin, Chloe gibi designer markalarının izi yoktur, Antalya'daki en pahalı mağaza Lacoste ve Benetton' dur.



Kılık ve kıyafetten kişilerin gelir grubu anlaşılamaz ama trendy olmaya çalışan birileri varsa sosyo-ekonomik düzeyi en düşük ailelerden geldiklerini anlayabiliriz. Örnek: Buz mavisi kot, Converse, kirli sakal, poşu dörtlemesi. Kızlar için ise; dev güneş gözlüğü, dev çanta, badi altı üçgen bikini, kot etek, topuklu ayakkabı beşlemesi.




Antalya'nın yerel halkı kuru ve karadır. Şehir içine geldiğimizde daha değişik bir Antalya tipi ortaya çıkmaktadır. Erkekler zayıftır ve şezlongcu karası tabir edilen renktedir. Yüzlerinde insanın içini açan herhangi bir özellik olmadığı gibi çinliler misali hepsini birbirine karıştırmak mümkündür. Bacakları ayrık ve cılız, gözleri küçük, kösedirler. Dikkat çekebilecekleri tek şey kuaför çırağı tarzında trendy meçli saç modelleridir. En poplüler modellerden biri David Beckham, Hayko Cepkin modeldir. Kadınlar erkeklerden farklı olarak soluk karadır, kaşlar alabildiğine ince, saçları ya siyah ya da doğal rengi açılmadan sarıya boyatıldığı için yeşile dönmüş bir renktedir. Ne renkte olursa olsun dümdüz fön çektirme mecburiyeti vardır. Göğüsler büyük, bel ipince, kalca basen geniş ve yere yakın, bacaklar ciroz ve eğridir. Bu tanımlamalardan aklınıza manken vücutlu insanlar oldukları gelmesin çünkü vücut bölümleri arasında bir bütünlük yoktur (üst beden çok kısa, bacaklar uzun; ya da bacaklar kısa ayaklar büyük gibi).

6. GURMELİK

Antalya'da akdeniz mutfağından eser yoktur. Dışarıda yemek yenilecekse misafirler için kısıtlı alternatifler vardır. Kahvaltı için manzarasız Çakırlar, öğle yemekleri için Piyazcı Sami ya da Şişçi Ramazan (şehir içinde-egzos dumanlarıyla), akşam yemekleri için manzarasız 01 Güneyliler ya da alabalık restaurantları. Açılan meksika restaurantları, brasseriler 2 ay demeden el değiştirip 1000 kişi kapasiteli kebapçı olur. Antalya'da balık şarap, zeytinyağlı hiç aramayın. Bunları bilen aileler bir elin 5 parmağını anca bulur, onlar da değişk semtlerde temsili olarak bulunmaktadır. Alkol denince rakı-bira, meze olarak ezme, haydari ve çerezden başkasını aramayın.

Ev yemeklerinde çok fazla çeşit bilinmez, her öğünde tarhana çorbası, bulgur-pirinç pilavı, taze fasülye, kızartmadan birisi muhakkak vardır. Alakalı alakasız her yemeğin yanında muhakkak yoğurt yenir. Sofraların en büyük lüksü koladır. Bir Antalyalının evine kola alıp gitmişseniz arkanızdan "Yoğurt varken kola mı içilir?" dedikodusu muhakkak yapılacaktır. Yemeklerde kullanılan yağ muhakkak tereyağdır ama tereyağlı yemek ya aile içinde ya da belediye başkanının damadı gibi protokol insanları geldiğinde çıkarılır, sıradan misafirlere ayçiçek yağlı servis yapılır. Bir Antalyalının evinde gece karnınız kazınarak uyandığınızda dolapta atıştıracak hiçbir şey bulamazsınız. Peynir bulsanız da ekmek yoktur.


7. TURİZM, TİCARET, SİYASET

Antalya bir fakir turizmi cennetidir. Gelenler arasında sırasıyla en çok Rus, Alman, Hollandalı, İsrailli, İtalyan, İngiliz, Fransız yer alır. Ama bunların sadece Rus ve Alman olanları halkın içine çıkar diğerlerinin nerede oldukları ne yaptıkları bilinmez. Herşey dahil sistemle gelirler, otelde ne bulurlarsa yer, içer, bütün animasyonlara katılırlar. Yerel esnaf kan ağlar. Turlarla otobüs otobüs gelip giderler. Rusların çoğu ülkelerine dönmez, bir evlilik yapıp yerleşirler gerekirse müslüman olurlar (bakınız solda). Bu turistler esnafın geçim kaynağı da olsa her zaman dedikoduları yapılır. Erkekler arasında söylenen beylik laflar "Ruslar çok fakirdir, 3 kuruşa herşeyi yaparlar, hafif meşreptirler", "Onlar Türk erkeklerini beğeniyorlar", "Nadya ülkesinde tıp okumuş" kadınlar ise "Onların güzelliği 25 e kadar", "Giyiyorlar mini mini, sonra tacize uğradık diyorlar".

Almanlar sabah kahvaltıdan önce içki içmeleriyle ünlüdürler, ıstakoz gibi yanarlar. Bıyıklı, dövmeli ve slip mayolu bir Helmut'u öğlen 12 de elinde birayla şezlongda nar gibi kızarırken görmek çok olağandır.
İsrailliler hakkında hep cimri, hırsız ve açgözlü oldukları söylenir. Bir rivayete göre otel odasındaki televizyonun dışını bırakıp iç mekaniğini söküp götürürlermiş. Açık büfede tabaklarına gördükleri herşeyi doldurur yemeden bırakırlarmış. Aslında söylenenin aksine o kadar kötü insanlar değillerdir hatta diğer turistlerden daha sıcakkanlı ve adaplılardır.

Fransızlar çok asık suratlıdır, sürekli kazıklanacaklarını düşünürler, usandırana kadar pazarlık yaparlar. Hiçbir şey beğenmezler, bilerek ve isteyerek İngilizce konuşmazlar.

İtalyanlar gezmedik yer, girilmedik mağaza bırakmazlar. Standart bir turist kendisine gösterilen mekanlardan şaşmazken, bir İtalyan'ı, tur otobüsünün gezmesi için bıraktığı yerin 3 semt ötesinden toplamak mümkündür. Zevklidir ama birşey almadan önce kılı kırk yarar.

Antalya'nın en popüler meslekleri pazarcılık, inşaatçılık, belediyecilik, öğretmenliktir. Diğer şehirlerde bulunan asker, akademisyen, memur, bankacı gibi meslek gruplarından insanlar etrafta görünmez.

Antalyalıların ısrarla her sene Deniz Baykal'ı seçmelerinin tek sebebi hemşericiliktir. O olmasa AKP ile DYP arasında gidip gelinir. Antalya'daki her açılışta kurdeleyi Deniz Baykal keser, her nikahın şahitliğini Deniz Baykal yapar. Deniz Baykal adeta Antalya'nın maskotudur.